Ülker Abla – Seray Şahiner

By | 31 Ekim 2021

Ülker Abla, Seray Şahiner,

160 syf.,
Everest Yayınları, 2021.

Mizahı etkili bir biçimde kullanabilen yazarların hikâyelerini okumak beni her zaman sevindirir. Yakın bir zamanda, Lucia Berlin’in öykülerini okurken hissettim bunu ve geçen günlerde Seray Şahiner’in ‘Ülker Abla’sıyla karşılaştığımda. Evet, kadın hikâyelerini tüm çıplaklığıyla –şiddetiyle, taciziyle, cinayetiyle, çaresizliği ve yok sayılışıyla– ortaya koyan kitaplarla karşılaşıyoruz belki artık; bu, cesaret edilebilen bir ‘şey’ haline geldi.

Fakat kimi yazarlar var ki, onlar yalnızca üçüncü sayfa haberlerine ses vermekle yetinmiyor, onları ‘komik’ kılarak bir adım daha öne çıkarıyor, sayfayı öylece çeviriverenlerin de dikkatini çekmeyi başarıyor; Şahiner gibi. ‘Ülker Abla’, Everest Yayınları tarafından yayımlandı ve üç öykü kitabı, iki roman ve bir deneme kitabından sonra Şahiner’in ‘son kitabı’ olarak okurla buluştu; fakat biz Ülker Abla’yı tanıyoruz aslında, onunla daha evvel karşılaştık. Seray Şahiner’in, benim de yazarlığıyla tanıştığım kitabı ‘Antabus’un Ülker’i o. Şahiner, ‘Antabus’ta tamamlayıcı karakter olarak yer alan Ülker’in hikâyesini büyütmüş, çoğaltmış, daha görünür kılmış; buna şaşırdığımı söyleyemem.

Çünkü ‘Antabus’ hakkındaki değerlendirmelerin çoğunda Ülker’in kitabın başkişisi konumundaki Leyla’nın önüne geçtiği yazılıp çizilmiş, kimilerince yalnız daha sempatik ve kuvvetli değil, daha ‘başarılı’ da bulunmuştu Ülker. Şahiner de bir söyleşisinde, kendisini en çok etkileyen kadın karakterinin kim olduğu sorulduğunda şunları dile getirmişti:

“Antabus romanımdaki Ülker Abla. Başkarakter değil. Kitaptaki Leyla’nın yol göstericisi. İlahi Komedya’da kahramana Araf’ı gezdiren Vergilius gibi. Araf, çünkü ikisi de ölüm ve yaşam arasında kalmış kadınlar. Ülker çareyi firarda bulmuş ve hayatla mizahı kalkan ederek başa çıkmaya çalışıyor. Hayatı boyunca ya zulüm görmüş ya dışardan bakanlar tarafından acınmış.  (…)”

Burada eklemek isterim ki, ‘Ülker Abla’, bağımsız bir kitap. Yani, ‘Antabus’la birlikte yahut ondan sonra okunulması gerektiği düşünülmesin. Ülker, tüm orijinalliğiyle edebiyatımıza armağan edilmiş bir karakter niteliğinde ve kendi yoluna, kendi hikâyesine sahip. Şahiner’in sözlerine dönersem, “mizahı kalkan etmek” ifadesi oldukça mühim. Kısaca, hikâyede ‘akıl hocası’ rolünü üstlenen bir yan karakter diyebilirim ‘Antabus’un Ülker’i için, kitabı okuyanlar da hatırlayacaktır; Leyla, Ülker’le hastanede karşılaşıyordu ve aralarında geçen deneyim/tavsiye odaklı sohbetler fikirlerini şekillendiriyordu.

Hastanede yaşadığını anladığımız Ülker’in, tıpkı Leyla gibi erkek zulmüyle hırpalandığını, bu zulümden kurtulmak için evden kaçtığını ve hayatını hastanede refakatçilik yaparak (hatta böyle bir meslek icat ederek) idame ettirdiğini okuyorduk. Acil servisler, sarı sayfalarıydı Ülker’in. Onunki bir kaçış hikâyesiydi ve hiçbir kaçış hikâyesine benzemiyordu. Eşimiz dostumuzdan yahut bir yabancıdan dinlediğimizde, bir gazete sayfasından okuduğumuzda, hayrete düşeceğimiz, inanmakta zorlanacağımız bir hikâyeydi.

Ülker, karnını düğün salonlarına kaçak girerek yediği pastalarla, kan vererek kazandığı meyve suyu ve krakerlerle doyuruyor, şanslıysa bir hastanın yanında kalarak refakatçi yemeğine ulaşıyor, örgü işlerini satarak üç beş lira kazanıyordu. Kitap boyunca elinden düşmeyen poşette adı yazılı “Deva Eczanesi”nden aldığı eşantiyonlarla idare ediyor, antidepresan avına çıkıyordu. Metinde yer alan ve ilk bakışta okuru hayrete düşüren her detay, ironik söylemin bir parçasıydı; hepsi, mizaha hizmet ediyordu. Şöyle diyebilirim: Yoklukta varlık yaratmıştı Ülker.

Gidecek hiçbir yeri olmayan bir kadının bu şekilde hayata tutunmasının, ilgi çekmemesi mümkün görünmüyor. Tam da buna uygun olarak, Dante’nin, “Çevrene iyi bak, söylense inanmayacağın şeyler göreceksin” sözleriyle açılıyor ‘Ülker Abla’. Ve yine, okurun hikâyeye hızlıca kapılmasını sağlayan bir ilk cümleye sahip: “En çok gülerken üzülüyorum.” (s. 9) Hemen devamında onu bıraktığımız yerde, hastanede olduğunu görüyoruz Ülker’in. “Diriyim, şimdilik,” diyor. (s. 9) Bu ifadeyi sıkça işiteceğiz ondan. Çünkü yersiz yurtsuz kadının öncelikli ve tek meselesi, diri kalabilmek. Öte yandan, ‘Antabus’tan bire bir alınan cümleler de göze çarpıyor romanda. Şahiner romanları arasında bir tür ‘iç-metinlerarasılık’ inşa etmiş.

Ülker Abla’nın ilk cümlelerinde, ilk sayfalarında merak duygusu ön planda. Şahiner, hikâye boyunca bu duyguyu kaybettirmemeye çabalıyor, ki katmanlara çeşitli gerilim öğeleri yerleştirmiş. ‘Şimdi ne olacak?’ sorusu eşlik ediyor okura, hatta ‘kötü bir şey olacak korkusu’ da. Ülker Abla vasıtasıyla kadının yeri ve değeri sorgulanıyor. Gerçekler korkunçsa da, Ülker Abla’nın bir anlatıcı olarak kullandığı o samimi dil, her şeyi yaşanabilir ve komik kılıyor. İkna ediciliği de buradan geliyor Ülker’in. Geleneksel bir anlatıcı o; metin, onun sohbet alanı.

“Ülker Ablanız, kimsesizlikten kimsesizlerin kimsesi oldu.” (s. 16)

Ülker’i tanımlarken korkunç şeyler de söylenebilir şahane şeyler de. İşin aslı, onun hangi yarısına baktığınız. Kendisi, “Ben bu hayatın ikinci Ülker Abla vasıtasıyla kadının yeri ve değeri sorgulanıyor. Gerçekler korkunçsa da, Ülker Abla’nın bir anlatıcı olarak kullandığı o samimi dil, her şeyi yaşanabilir ve komik kılıyor. 14 elcisiyim,” diyor. (s. 49) Şimdi’de mahsur kalmış bir kadın Ülker Abla, geçmişinden kaçarken geleceğini ıskalamış, kimliksiz bir kadın; bir kaçak, refakatçi/eşlikçi. Onunki bir kaçış hikâyesi olduğu kadar, hayatta kalma hikâyesi de. ‘Hayata tutunma’ değil ama, ‘hayatta kalma’. Öyle ki güvende olabilmek için kendisi –yalnızca “Ülker”– olamıyor, adına “abla” eklemek zorunda. Uyuyan Güzel’e özeniyor çünkü başına bir şey gelecek mi kaygısı taşımadan yıllarca uyumuş da uyumuş; Ülker iç rahatlığıyla bir uyku çekemezken o uyumalara doyamamış. Yağmurdan kaçmak için doluya razı; bu deli dolu hal, onun “aklı başında hali”. “Dayanmanın yarısı delirmek,” diyor, deliliğin güvenli zemininin sağladığı imkânların farkında. (s. 87) Ki ‘Antabus’ta da şöyle yazmıştı yazar onun için: “Kadının bakışında bir şey var; deli değil de deligöz…” Aynı zamanda müthiş zeki; bu hikâye biraz da sıra dışı bir aklın hikâyesi. Evi, çatısı olmayan bir kadın geceyi tek başına ve sokakta nasıl sağ atlatır? Ya tamı tamına bir günü, sonra günleri, haftaları? Hepsine çözüm üretiyor, hepsini ağzımız açık okuyoruz.

Kendisi kimsesizken, refakatçilik oyunuyla yabancıların kimsesi oluyor Ülker. Kitapta, fiziksel ve psikolojik şiddetin olduğu kadar yalnızlığın, kimsesizliğin, kimsenin kimseye gerçek manada kucak açmayışının da altı çiziliyor. Bunun en iyi örneği, Ülker’in eski bir komşusu sayesinde sığındığı evdeki huzursuzluğu. Hastane köşelerinden çıkıp gerçek bir yatağa, banyoya, içinde dilediği gibi dolaşabileceği ‘ev’e kavuşsa da, apartmandakiler rahat bırakmıyor Ülker’i. İyiliğin bile yalnız adının iyilik olduğunu, karşılıksız yapılmayacağını hiç unutturmuyorlar. “İyi insan: Henüz kasıtlı gaddarlığını görmediğimiz kişi,” diyor Ülker, “el derdi, insanın kendi derdini unutmak için edindiği zevktir.” (s. 47, s. 20) Sonunda hastanedeki huzuruna geri dönmek istiyor; refakatçi koltuğunu, mescitteki seccadeden yastığını, hastalardan kalan ikinci el pardösüleri yeğliyor: “Millet kocasından kaçınca baba evine gider, benim baba ocağım bu hastane.” (s. 38)

Hastanelere, parklara, mescitlere, kaçak işyerlerine sığmaya çalışan Ülker, bizden biri. Şahiner bunu üslup tercihiyle şahane hissettirmiş. Ülker’e sınıfsal yaklaşmak da mümkün. Kullandığı kelimeler, deyimler, araçlar; hepsi, mensup olduğu bir kesime işaret ediyor. Bununla birlikte kitabın bir yerinde şöyle diyor Ülker Abla: “Şimdi siz diyeceksiniz ki bu cahil kadın reenkarne lafını nerden biliyor, e sinemayla ilgili de benzetmeler yaptı… Bu sosyal sınıftan biri… Bizim yerimize kendini koyarak düşünmek için sosyal sınıf lafını da nerden bulduysa artık, ne anlasın sinemadan…” (s. 119) Şahiner, burada, yine mizahtan yardım alarak, karakterinin üstten bir tavra maruz kalmasını engelliyor. “Froyd ve Lakan”ın fikirleri de, böyle var oluyor metinde. Hem Ülker’de ve diğer kadınlarda yansımalarını buluyorlar hem de mizahın araçsallığına katkıda bulunuyorlar.

Sözü çok uzatmak istemiyorum; Ülker Abla, sırları ve sürprizleriyle kalsın istiyorum aslında. Fakat yazdıklarım çerçevesinde ele alınabilecek iki noktaya değinmeden olmaz. Birincisi, kitapta Ülker’le rastlaşan ve bu şekilde sesini duyuran Çiğdem’in anlatıdaki rolü. Çiğdem, Ülker Abla’nın ‘Antabus’taki görüntüsüne çok yakın, diyebilirim; onun gibi, içi oyulan meseleyi öne çıkarmada destekleyici bir işleve sahip. ‘Koca şiddeti’ yüzünden hastaneye düşen Çiğdem, Ülker’le tanıştıktan kısa bir süre sonra ‘Antabus’un Leyla’sı gibi haberlere de çıkıyor… Fakat mühim olan, Ülker’le geçirdiği kısacık zamanda, Ülker’in içinde  –o vaziyette bile– umut filizlendirebilmiş olması. Birlikte hayat kurabilecekleri bir ‘ikinci şans’a inanması Ülker’in, bu inançla bir süre hayatta kalması. Çaresiz bir kadına, onunla aynı dertten mustarip, dışarıdan bakıldığında oldukça ‘güçsüz’ bir görüntü sergileyen başka bir kadının umut olması elbette dikkat çekici.

İkincisiyse, Ülker’in sokakta kalakaldığı gece, çaresizlikten kendi evine dönmeyi düşündüğü satırlardaki tekinsizlik hissi. Kitabın başka bir yerinde, “İnsan kendini gözden çıkardıktan sonra dünya daha konforlu bir yer haline geliyor,” (s. 25) diyen Ülker’in, evine dönerken olacakları öngörerek polise kendi cinayetini ihbar etmeyi planladığını görüyoruz. O kadar emin, kocasından ve eve gittiğinde başına geleceklerden. “Kendini gözden çıkarmak” bir konfor alanı sağlıyor, evet, ama aynı zamanda tekinsiz bir atmosfer de yaratıyor…

Ülker Abla’nın sahnelenmeye de oldukça uygun olduğunu düşündüğüm hikâyesi, gülmenin bir başkaldırı, bir karşı-duruş olduğunu düşündürüyor okura. Seray Şahiner, mizahı, muhalif bir araç olarak kullanıyor; ağlanacak hallere nasıl güldüğümüzü hatırlatıyor. ‘Antabus’ üzerine konuşurken “Bir küfür kadar içten olmak istedim,” demişti zamanında.2 Bu içtenlik ‘Ülker Abla’ya da sirayet etmiş. Dilin muhafazakârlaşması fikrine karşı olduğunu da, mizahın hem bir hayatta kalma/savunma hem bir saldırı sanatı olduğuna inandığını da bir kez daha göstermiş. Fakat hakikati yazmaksa söz konusu olan, hepsinin içinde en mühimi, hayata yakın olanın hayale de yakın olduğunun kanıtı niteliğinde bir roman kaleme almış olması. Ülker’in “Kâbustayım ama bunun hayatım olduğu biliyorum” (s. 45) sözü, kitaba bu niteliği veren inşanın temelidir belki de.