ßikac Kitapta ßenden oLsun :)

By | 30 Ocak 2014

Dev Satranç Tahtası

Kıtaların beş yüz küsur yıl önce politik etkileşime girmesinden bu yana, Avrasya dünya gücünün merkezi olmuştur. Avrasya halkları – likle Batı Avrupa kanadındakiler – güç sahibi olmanın verdiği haklarla dünyanın öteki bölgelerine nüfuz etmiş ve egemenlik kurmuştur.

20. yüzyılın son on yılında dünya dengelerinde bir kayma görülmüştür. İlk kez Avrasya’dan olmayan bir güç, Avrasya’nın güç ilişkilerinde yalnızca baş hakem olarak değil, aynı zamanda dünyanın süper gücü olarak ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği’nin parçalanması Amerika’nın tek ve gerçekten global güce ulaşmasında son adım olmuştur.

Ancak Avrasya jeopolitik önemini korumaktadır. Dünyanın ekonomik ve siyasi gücünün kayda değer bölümünü hala elinde tutan batı kanadı yani Avrupa kadar, doğu kanadı yani Asya da ekonomik büyümenin ve siyasi etkinliğin önemli bir merkezi haline gelmiştir. Hitler ve Stalin’in açıkça ifade ettiği gibi “Avrasya’ya hükmeden, dünyaya hükmeder”. Dolayısıyla Avrasya, üzerinde global birincilik mücadelesi oynanan bir satranç tahtasıdır ve bu mücadele jeopolitik çıkarların stratejik yönetimini gerektirir.

Amerikan dış politikası Avrasya üzerindeki etkisini kullanmalıdır ki istikrarlı bir denge yaratılsın, siyasi hakem de Amerika olsun. Amerika’nın nihai amacı iyi niyetli ve vizyoner olmalıdır: uzun vadeli eğilimlere ve insanlığın temel çıkarlarına paralel ve gerçek işbirliği içinde bir global toplum oluşturmak. Fakat bu arada Avrasya’ya hükmedecek ve Amerika’ya kafa tutacak bir rakip çıkmaması da şarttır. Bu kitabın amacı da kapsamlı ve entegre bir Avrasya stratejisinin formülasyonudur.

Gün ßatımı

Dünyanın en büyük en zengin ekonomilerinin geleceğinin önünü tıkayan devasa bir buzdağı var: Global yaşlanma. Bu buzdağının görünen kısmında yaşlı sayısının olağanüstü oranda artması ve genç sayısının azalması var. Gözle görünmeyen kısmında ise henüz vahameti anlaşılmamış olan bu demografik transformasyonun getireceği ekonomik ve sosyal yük yatıyor. Öyle bir yük ki vaktinde önlem alınmazsa Amerika dahil en büyük güçleri iflasa sürükleyebilir.

Global yaşlanmanın maliyeti bütün imkanlarımızın, hatta dünyanın tüm varlıklı ülkelerinin kolektif imkanlarının ötesinde olacak. Bu durumu bu ülkelerin liderleri de pekala biliyor. Fakat şimdiye kadarki tepkileri harekete geçmek değil, felce uğramış gibi sessiz kalmak oldu. Hemen hiçbir ülke hazırlık yapmıyor. Hiçbir ülke hiçbir şey yapmıyor.

Yapılması gereken reformların önünde şu engel var: liderler ne yapılması gerektiğini biliyorlar fakat seçmenlerini ürkütmek istemiyorlar. Oysa bu gidişle sosyal güvenlik harcamaları tüm devlet gelirlerinin üstüne çıkacak.

Vaktiyle bir bilge kişi “hayatın gerçek trajedisi herkesin kendine göre bir nedeni olmasıdır” demiş. Politikacılar da buna dahil. Emeklilik haklarında bir kesintiye veya değişikliğe girişirlerse seçmenlerini yitirmekten korkuyorlar. Yaşanan anda ortaya çıkan acil problemlere çözüm bulmak için tüm imkanları seferber etmek, gelecekteki bir sorun için şimdiden önlem almaktan daha kolay geliyor onlara. Tam bir kurbağa gibi davranıyoruz. Kurbağa kaynar suya düşerse anında dışarı fırlar. Oysa soğuksuya düşen kurbağa yavaş yavaş ısınan suda sakin sakin yüzer: ta ki pişinceye kadar.

VizyonLar

Üç yüz yıl önce Isaac Newton şöyle yazmıştı: “Ben kumsalda çakıl taşlarıyla oynarken gerçeğin engin okyanusu önümde uzanıyordu”.

Newton okyanusu incelerken doğa yasaları gizem, hayret ve batıl inançların delinmez örtüsüne sarılıydı. Bildiğimiz anlamda bilim mevcut değildi. İnsanlar okuma-yazma bilmeden en ağır ve sağlıksız koşullarda yaşıyor, çoğu 30’unu görmeden ölüyordu.

Ancak Newton ve diğer bilim adamlarının adımları muhteşem bir olaylar zincirinin tetiğini çekti. Toplum köklü bir transformasyona uğradı. Newton’un mekanikteki buluşları güçlü makinelere ve daha sonra buhar makinesinin icadına yol açtı. Böylece tarım toplumunun yerini sanayi toplumuna bırakmasıyla yeryüzünün şekli değişti. Fabrikalar birbirini izledi. Ticaret canlandı. Demiryolları kıtaları birbirine açtı.

19. yüzyıla gelindiğinde yoğun bir bilimsel buluşlar dönemi başlamıştı. Bilim ve tıpta kaydedilen gelişmeler insanların yoksulluk ve cehalet batağından kurtulmasına, yaşantılarını zenginleştirmesine, bilgiyle donanmasına ve gözlerinin açılmasına yardım ederek Avrupa’daki feodal hanedanların, krallıkların ve imparatorlukların yıkılma sürecini başlattı.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde bilim atomun sırrını çözmüş, yaşam molekülünü görmüş ve bilgisayarı yaratmıştı. Quantum devrimi, DNA devrimi ve bilgisayar devrimi sayesinde gerçekleştirilen bu üç temel buluşla maddenin, hayatın ve matematiğin esasları nihayet çözümlenmişti.

Lexus Ve Zeytinagacı

Tayland hükümeti 8 Aralık 1997 sabahı, ülkenin en büyük 58 finans kuruluşundan 56’sını kapatma kararı aldığını açıkladı. Bu özel bankalar, Tayland para birimi baht’ın ani düşüşü sonucunda neredeyse bir gecede iflasa sürüklenmişti. Finans kuruluşları büyük miktarda ABD doları borç almış ve bu dolarlarla otel, iş merkezi, lüks apartman ve fabrika inşaatları yapacak Tayland şirketlerine kredi açmışlardı. Hepsi de güvende olduklarını düşünmüşlerdi, çünkü Tayland hükümeti baht’ın Amerikan doları karşısındaki değerini sabit tutmaya yönelik bir politika izliyordu. Ama hükümet bu konuda başarısız olunca, baht’a yönelik küresel spekülasyonun arkasından – Tayland hükümetinin sanıldığı kadar güçlü olmadığının yavaş yavaş anlaşılmasının da etkisiyle – Tayland para biriminde yüzde 30’luk bir düşüş oldu. Bunun anlamı, dolarla kredi alan firmaların her 1 dolarlık borç için yüzde 30 oranında daha fazla Tayland parası ödemek zorunda kalmasıydı. Pek çok firma finans kuruluşlarına borcunu ödeyemedi, pek çok finans kuruluşu da yabancı alacaklılarına borcunu ödeyemedi. Böylece bütün sistem çıkmaza girdi ve 20.000 ofis çalışanı işsiz kaldı.

O anda ben farkında değildim – kimse de değildi – ama, bu Taylandlı yatırım şirketleri, Soğuk Savaş’ın ardından gelen yeni küreselleşme çağının küresel düzeydeki ilk finansal krizine dönüşecek çöküş zincirinin ilk domino taşlarıydı. Tayland krizi Güneydoğu Asya’daki yükselen piyasaların istisnasız tümünde bir sermaye kaçışına yol açtı. Güney Kore, Malezya ve Endonezya para birimlerinin değer kaybetmesine neden oldu. Gerek yerli gerekse yabancı yatırımcılar bu ekonomileri daha yakından incelemeye başladılar, yetersiz durumda olduklarına karar verdiler, ya paralarını geri çekerek daha güvenli limanlara taşıdılar ya da yüksek riski telafi etmek için daha yüksek faiz oranları talep ettiler.

O De GauLLe İdi

General De Gaulle – Cezayir sorununa gelince; bu noktaya gelinmesinin sebebi devletin ortada olmamasıdır. Devlet feodal aşiretlerin etkisi altında kalarak Cezayir’in gelişmesi ve ilerlemesi için gereken gayreti zamanında gösterememiştir.

Alain Peyrefitte – 6 ay önce Constantine planını ilan ederken Cezayir’i modernize edip başkente bağlayarak bir “Fransız Cezayir” yaratmayı amaçladığınız izlenimi edinildi.

General De Gaulle – Evet çünkü bu akrep kutusundan, Cezayir’i bir ucundan diğer ucuna kadar kalkındırmadan çıkmak mümkün değildir. Cezayir bir değişime uğramazsa hiçbir şey kalıcı olmayacaktır. Ben Cezayir’i değiştirmeye çalışıyorum. Eğitim özgürlüğü, hakların eşitliği, Müslümanların kendi temsilcilerini özgürce seçme hakları ve devletin yönetim kademelerinde görev alma hakları, her iki topluma da eşit saygı gösterilmesi gerçekçi bir entegrasyondur.

Alain Peyrefitte – Bu terimi hiç umumi olarak kullanmadınız.

General De Gaulle – Çünkü o terimi bana zorlattılar. Sarı, siyah ve esmer Fransızlar olması iyidir. Fransa’nın tüm ırklara açık olduğunu ve evrensel bir hedefi olduğunu (vocation) gösterir, ama bir şartla : mutlak birer azınlık olarak kalmaları şartı ile. Yoksa Fransa Fransa olmaktan çıkar

Sıcak Para

Bu kitap sıcak ve evsiz para hakkındadır. Bu kitap aynı zamanda kriz boyutlarına ulaşmış dış borçlar hakkındadır. Ve bu kitap ikisi arasındaki ilişkiyi irdelemektedir. Zira sıcak para ve dış borç, kaçak finansın ayrılmaz ikizidir.

Mantıken, bazı ülkelerin ödemeler dengesi artı veriyorsa diğerlerinin de o miktara tekabül eden eksi vermesi gerekir. Yıllar boyu gerçek hesaplamalarda her zaman bazı tutarsızlıklar olur ve sonuç sıfır çıkmazdı. Ama bu ufak farklar hesap hatalarına verilirdi.

Ancak 1970’lerin sonlarında işler değişmeye başladı. Dünya ödemeler dengesi sistematik ve artan bir şekilde tutarsızlık göstermeye başladı. Öyle ki, 1980’de dünyanın kendisiyle olan ödemeler dengesi açığı 100 milyar $’a ulaştı. Başka bir deyişle dünya ile ay arasında toplam dünya ticaretinin % 10’u oranında açık vardı. IMF buna “asimetri” adını verdi.

Bu “asimetri”nin en önemli nedeni sıcak ve evsiz para miktarının olağanüstü artmasıdır. Bu para azıcık bir faiz artışı, parite değişikliği veya politik ortamda bir dalgalanma olduğunda evini bırakıp daha konuksever iklimlere gitmeye her an hazır ve nazırdır. Bu yüzden bugün dünya döviz piyasalarının günlük cirosu 150 milyar $ dolayındadır.