Kiracı – Javier Cercas

By | 10 Kasım 2021

Kiracı, Javier Cercas,

Çevirmen: Süleyman Doğru,
96 syf.,
Everest Yayınları, 2016.

İspanyol edebiyatı yazarı Javier Cercas’ın ‘Karanlıkların Hükümdarı’ adlı romanı Everest Yayınları tarafından Gökhan Aksay çevirisiyle yayımlandı. Cercas, kendisine dünya çapında ün kazandıran ‘Salamina Askerleri’ kitabından on beş yıl sonra, ‘Karanlıkların Hükümdarı’yla bir kez daha İspanya İç Savaşı’nı edebiyata taşıdı.

‘Kiracı’, ‘Saplantı’, ‘Sınırın Yasaları’, ‘Salamina Askerleri’ ve ‘‘Sahtekâr’ kitaplarının Türkçeye kazandırılmasından sonra Türkiye’de belirli bir okur kitlesi oluşan Cercas’la kitaplarını, karakterlerini ve kurmaca anlatıları…

Neden yazıyorsunuz?

Bilmiyorum. Eğer yazmıyor olsaydım, kendimi aşağısamamak için bir nedenim olmayacaktı; belki bundandır. Belki de yazılmış olmamak için yazıyorumdur. Belki yalnızca yazmak beni heyecanlandırdığı için, bağımlılığa yatkın bir yaradılışım olduğu için, yazmak bağımlılığa dönüştüğü için yazıyorumdur. Ama ısrarla söylüyorum: Neden yazdığımı bilmiyorum, daha doğrusu tam olarak bilmiyorum. Tam anlamıyla bilmiş olsaydım, bırakırdım belki yazmayı.

Böylesi bir dünyada, herkesin bir ölçüde Mario Rota olduğu kanısındayım. ‘Kiracı’, bir neoliberalizm eleştirisi olarak değerlendirilebilir mi?

Bunu hiç düşünmedim doğrusu. Ama öyle de okunabilir belki. Nereden baksanız, Francés’in Terra Alta’da söylediği gibi, “Bir romanın yarısı, yazarın ifade ettiği şeydir, diğer yarısıysa, onun senin için ne ifade ettiği.” Amerika’da, çok gençken yazdığım bu roman, basitçe söylersem, biraz gerçekdışı bir dünyada yaşayan bir insanın korkusu, güvensizlik duygusu, endişesi üzerine, biraz Kafkavari, biraz mizahi, gerçekçi bir kâbustur benim için. Böyle bakınca, haklı olabileceğinizi düşünüyorum; hepimiz, şu ya da bu ölçüde, Mario Rota’yız, hepimiz onun yaşadığı dünyada yaşıyoruz belki de. Bu da, özel bir yakınlık duyduğum bu romanın büsbütün kötü olmadığını gösteriyor.

‘HAYATIMIZI BİRAZ OLSUN DEĞİŞTİRMEYEN BİR KİTAP, İYİ BİR KİTAP DEĞİLDİR’

Sizi, ‘Sefiller’in Melchor’u etkilediği ölçüde sarsan bir kitap okudunuz mu?

Hayır. Ama hayatımı değiştiren birçok kitap okudum. Aslına bakarsanız, hayatımızı biraz olsun değiştirmeyen bir kitap, iyi bir kitap değildir. Melchor örneğinin, muhtemelen benzersiz, mübalağalı bir niteliği var. Bütün insanların paylaştığı, evrensel birçok şeyden mürekkep bir mübalağadır Melchor. Öfkeyi, ıstırabı ve intikam arzusunu hepimiz hissetmişizdir ama pek az insan Melchor gibi yaşar bunları. Onlar, büyük romanların karakterleridir; insanoğlunun mübalağalı örnekleridir.

Türkiye’de, birçok okur, Miralles’in gerçek bir karakter olduğunu düşünüyor. ‘Salamina Askerleri’nin gerçek bir hikâye olmasını arzu ediyorlar. Gerçeklikle harmanlanmış bir kurmaca olduğu söylenebilir mi ‘Salamina Askerleri’nin?

Evet, romanların birçoğu gibi ‘Salamina Askerleri’ de öyle. Ne var ki, ‘Salamina Askerleri’nde, kurmacayla gerçeklik tuhaf bir biçimde harmanlanıyor. Katıksız bir kurmaca yoktur: Bu, kurmacanın ne olduğunu bilmeyenlerin uydurduğu bir şeydir; kurmaca, her zaman gerçekliğin bir parçasıdır. Kurmacanın yakıtıdır gerçeklik; kurmaca, onun üzerine bina edilir. ‘Salamina Askerleri’, gerçek bir hikâye değildir, sözgelimi bir röportaj değildir. Anlatıcı öyle olduğunu söylüyor ama öyle değildir (romanın anlatıcısına asla büsbütün güvenilmemelidir: ‘Don Quijote’nin anlatıcısı, ‘Don Quijote’nin hikâyesini kendisinin yaratmadığını, Cide Hamete Benengueli diye birinin yazdığı Arapça metinden çevirdiğini söyler: Bunun doğru olmadığını, anlatacağı şeyi ifade etmenin bir yöntemi olarak Cervantes tarafından uydurulduğunu söylemeye hacet yok; bunca mesafenin katedilmesinin ardından, benim anlatıcımın durumu da buna benziyor).

Miralles’e gelince, bu ismi taşıyan, benim romanımda Miralles’in başından geçen serüvenlerin bazılarını yaşamış olan gerçek birisi var ama ben onu hiç görmedim. Evet, benim romanımdaki Miralles’in yaşayan biri olduğu doğru, çünkü dünyada onun hikâyesini okumaya devam eden birçok insan var.

Gafitas, Tere, Zarco; unutulmaz karakterler yarattınız. Zarco karakterini yaratırken, dönemin tanınmış sabıkalılarının birinden esinlendiniz mi?

Birçoğundan esinlendim. İspanya’da ‘70’li yılların sonlarıyla ‘80’li yılların başlarında, ülke kırk yıllık diktatörlükten kurtulup demokrasiyi solumaya başladığında, yaşayan efsanelere dönüşen, şarkılara ve filmlere konu olan, idealize edilen, kahramanlaştırılan birçok genç hayduttan yola çıkılarak inşa edilmiş bir tür Frankenstein’dır Zarco. Gösterildikleri gibi değillerdi onlar. “Hiçbir şeye sahip olmayanın kaybedecek bir şeyi yoktur,” der bir dizesinde Bob Dylan. O çocuklar da öyleydi. Büyük şehirlerin varoşlarında yaşayan, evsiz barksız, çok yoksul, umutsuz insanlardı onlar. Haydut oldular, gencecik yaşta öldüler, şiddetin ve eroinin kurbanı oldular. Farklı dönemlerde, birçok yerde görülen evrensel bir tipin İspanyol versiyonudur aslında Zarco.

‘RİSK ALMAYAN BİR YAZAR, YAZAR DEĞİLDİR’

‘Karanlıkların Hükümdarı’, kurmacaya yaslanmayan, gerçek anlatıların sonuncusu mudur?

Bilmiyorum. Bildiğim şey şudur: Yirmi yıl önce, özkurmacalar, kurmacaya yaslanmayan romanlar, gerçek anlatılar yazmaya başladığımda, kimse bu tür şeyler yazmıyordu. Şimdiyse, herkes yazıyor. ‘Terra Alta’yı ve onu izleyen, aynı dizinin parçaları olan üç romanı (Melchor Marín’in kahramanı olduğu, sonunda ‘Sefiller’ kadar, belki ondan da uzun, büyük bir romanı oluşturacak olan dörtleme) yaratma gereksinimi duymamın nedeni budur belki de. ‘Karanlıkların Hükümdarı’nı bitirdiğimde, bu romanın, ‘Salamina Askerleri’ ile başlayan bir şeyin sonu olduğunu hissettim. Eğer aynı yolu izlemeye devam edersem, bir yazarın, hele izlediği yörüngede belirli bir mesafe katetmiş olanının üstlenebileceği en büyük riski göze almış olacağımı hissettim: Kendini tekrar etme, kendinin taklitçisi olma riski. Bir yazar bunu yaparsa, ödül, para ve okur kazanabilir ama yazar olarak öldüğü için, yeni hiçbir şey söyleyemez. Böylece, kendimi yenilemeyi, yeniden yaratmayı denemeye karar verdim. Sonunda, daha önceki romanlarımdan hayli farklı olan (belki de o kadar farklı olmayan) ‘Terra Alta’ çıktı ortaya. Bu değişimin taşıdığı riskten söz edilebilir elbette. Ama risk almayan bir yazar, yazar değildir; olsa olsa bir kâtiptir. İnsan olarak, oldukça korkak biri olduğumu düşünüyorum ama yazar olarak, korkak olamam. Korkak yazar, korkak boğa güreşçisine benzer: Yanlış bir iş seçmiştir.

Bu söylediklerim, ileride başka gerçek anlatılar (ya da özkurmacalar) yazmayacağım anlamına gelmiyor. Ama eğer yazacak olursam, bu kez farklı olacaktır. Daha doğrusu, öyle olmasını umuyorum.

‘EDEBİYAT, YARARLI OLMAYA TALİP OLDUĞUNDA PROPAGANDAYA YA DA PEDAGOJİYE DÖNÜŞÜR’

‘Sahtekâr’dan bir alıntı yapmak istiyorum: “Anlamak, haklı çıkarmak mıdır? Dahası, bizim sorumluluğumuz değil midir anlamak? En soylu olanından en aşağılık olanına, gerçeğin çetrefilli çeşitliliğini anlamaya çalışmak elzem değil midir? Ben yanılıyor muyum? En kötü olanı anlamaya çalışmamalı mıyız?”1 Sanırım gerçeklerden pek hoşlanmıyor insanlar. Ya yazarlardan? Gerçeklikten söz eden bir yazardan hoşlanıyor mu insanlar?

Önceleri, benim gerçek anlatılarım insanları çok tedirgin ediyordu. Ama zamanla alıştılar onlara; belki de bu nedenle bıraktım onları yazmayı (bunu yapan bir yığın yazar var şimdilerde). Ama birçok insanın gerçekten hoşlanmadığı doğrudur; karmaşıktır, rahatsız edicidir, sevimsizdir gerçekler. Anlatması kolay da değildir üstelik. O nedenle, zaferi yalanlar kazanır. Üstelik günümüzde, kitle iletişim araçlarının devasa gücü ve sosyal medyanın büsbütün denetimsiz olması nedeniyle, yalan her zamankinden çok daha fazla yayılma yeteneğine sahip. Her halükârda, kurmacanın ya da edebiyatın gerçeğiyle gazeteciliğin gerçeğini birbirinden ayırmak gerekir. İkincisi, somut, olgusal, tarihsel bir gerçektir; belirli bir zamanda, belli bir yerde, belirli kişilerin başına gelenleri araştırır. Buna karşılık, edebiyatın ya da kurgunun gerçeği, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biz insanların başına gelen şeyleri araştırır: Soyut, ahlaki, evrensel bir gerçektir bu. Gerçek anlatıların tuhaflığı, kuramsal olarak olanaksız (yine aynı nedenle çok ilginç) bir şeye, bu iki gerçeği aynı anda araştırmaya yeltenmesidir.

‘Sahtekâr’dan yaptığınız alıntıya gelince, hâlâ öyle düşünüyorum: Edebiyatın önemli görevlerinden biri, insanoğlunun gerçekliğini, hiç süslemeden, hiç tatlandırmadan, olanca karmaşıklığı, olanca mükemmelliği, olanca dehşeti içerisinde anlamaktan ibarettir. Belki de en önemlisi, kendimizi ondan sakınmak için, kötü olanı anlamaktır. Çünkü kötü olanı anlamak, onunla mücadele etmenin yegâne yoludur. Diğer bir ifadeyle, anlamak, haklı çıkarmak değildir; aynı hataları yeniden yapmamak, onlara karşı hazırlıklı olmak için gerekli donanımı sağlamaktır. Gençken ve -eğer mümkünse Amerikalı- post-modern bir yazar olmak isterken düşündüğümün tersine, zamanımızın önemli edebi ya da sanatsal hurafelerinden birinin aksine, edebiyatın çok yararlı olduğuna inanmamın nedenlerinden biri budur. Öyle olmak niyetiyle ortaya atılmadığı sürece elbette. Yararlı olmaya talip olduğunda, propagandaya ya da pedagojiye dönüşür edebiyat, edebiyat olmaktan çıkar. Yararlı olmaktan da çıkar.