İmparatorluk mu ? Cumhuriyet mi ?Amerika’nın Küresel Gücü ve İç Çürümesi

By | 30 Ocak 2014

KİTABIN ÖZETİ :

GİRİŞ :

Bu kitap Amerika’nın küresel konumunu tartışmak için iki temel ayrım yapılması gerektiğini öne sürmektedir; birisi siyasal, askeri-ideolojik ve ekonomik güç arasında; diğeri iç ve dış sınıf ve devlet aktörleri arasında. Bu ayrım temelinde Birleşik Devletler’in küresel gücü hakkında çeşitli tezler öne sürüyor. Birincisi, Birleşik Devletler yükselen bir askeri, siyasal ve ideolojik güçtür. İkincisi, Birleşik Devletler’in ulusal ekonomisi küresel rakiplerine kıyasla güç kaybetmektedir. Üçüncüsü, Birleşik devletler çok uluslu şirketleri, ulusal ekonomiye kıyasla daha hızlı büyümektedir. Dördüncüsü ve en önemlisi, imparatorluk iç kaynaklarla küresel gücünü korumaya çalışırken, ulusal ekonomi ve toplum gerilemektedir.

Son onyıl ve öncesinde Birleşik Devletler sermayesinde iki temel değişim meydana gelmiştir. Sınai olanın belirleyiciliğinden sınai olmayanın (finans, gayrimenkul, sigorta, kitle iletişim araçları vb.) belirleyiciliğine ve yerli olanın belirleyiciliğinden deniz aşırı yatırımların belirleyiciliğine geçilmiştir. Üç tip kapitalist tanımlanabilir. Ulusal; yerel ve uluslararası düzeyde işleyen mali sermaye Birleşik Devletler kökenli ama dünya piyasalarında artan oranda yatırım ve üretim yapan uluslararası sınai sermayesi (çok uluslu şirketler) ve Birleşik Devletlerin iç piyasalarında ve bu piyasaların mal ve hizmet üreten yerli sermaye.

1950’LERİN DÜNYASI YENİDEN Mİ CANLANIYOR ? BİRLEŞİK DEVLETLER VE 1990’LARDA YÜKSELEN KÜRESEL GÜCÜ.

Bush dönemindeki Beyaz Saray, rakip müttefiklerinin küresel ve bölgesel ölçekteki rollerini, onların emellerini Amerikan çıkarlarına tabi biçimde tanımlarken, Birleşik Devletler’in gücünün dünya çapında tartışılmaz olduğu fikrini yeniden yaratma niyetini taşıyordu. George Bush Aralık 1992’de yaptığı veda konuşmasında, dış politikada ısrarla dünya egemenliğini ele geçirmek gerektiğinden söz etti. Amerikan “liderliği” ve “gücü”nün istikrarlı bir uluslararası düzen için şart olduğunu belirtti; “Amerika’nın ekonomik, siyasal ve tabiki askeri liderliği” her üç açıdan da “bunu büyük Amerikan çıkarcılığı’nı kapsıyordu. “İç gereksinimlerinin önüne aktif bir dış politika geçiyor” diyenleri dikkate almayarak, “Amerikan liderliğinin alternatifi vatandaşlarımız için çok değil daha az güvenlik, Amerikan ilkelerinin yayılması değil aktif olarak onlara düşmanlık besleyen bir dünyada tecrit edilmesi demektir.” demiştir.

1990’lara girildiğinde Yeni Dünya Düzeni, kısmen Avrupa ve Japonya’yı Birleşik Devletler’in küresel amaçlarına tabi kılma temeline dayanmakta, çağdaş uluslararası gerçeklikleri ya çok az içermekte yada hiç içermemektedir. Tersine, yıkıcı bir bakıştan doğan iradecilik ile yalnızca bu gücün ideolojik ve askeri yanını değerlendirmektedir. Ekonomik yana bakmayan, yanlızca Birleşik Devletler ve Üçüncü Dünya arasındaki askeri ve ideolojik kazanımları gören, pazar rekabetindeki kayıpları ihmal eden, Birleşik Devletler egemenliğindeki kayıpları ihmal eden, Birleşik Devletler egemenliğindeki geçmişe yüzünü çeviren ve şu anda ve gelecekteki görece eşit güce sahip rakiplerini görmezden gelen; kominizme karşı ideolojik, “terörist devletle’re” (Irak) karşı askeri zaferini kutlayan, Üçüncü Dünya’daki ulusalcı hükümetleri devirdiği (çoğunlukla çok sayıda insan ölümü ile) için sevinen ancak Amerika’daki kapitalizmin çürüdüğünü göremeyen bir yaklaşım mevcuttur. Kör noktalar tali değil, küresel güç kaybının ve stratejik kayıpların asli belirleyenleridir.

BİRLEŞİK DEVLETLER’İN İÇERİDE VE DIŞARIDA EKONOMİK GÜÇ KAYBI

Birleşik Devletler’in askeri ve ideolojik hegomanyasının ekonomik kapasitesiyle uyumlu olmadığını, Amerikan ekonomisinin küresel aktörlerinin piyasaların geliştirilmesinin ve güvence altına alınmasının, emperyalist devletçe çürüyen bir iç ekonomi, hoşnutsuz bir halk ve gittikçe itibar kaybeden bir siyasal sistem ile sağlandığı söylenmektedir. Siyasal, askeri ve ideolojik alanlarda dünya liderliğine soyunmak, ulusal sosyo-ekonomik alanlarla doğrudan ilişkilidir. Yetmişlerde, dünyanın en büyük 20 bankasının altısına (aktifler açısından) Amerikalılar sahipti; 1990’da ise yanlızca iki Amerikan bankası en büyük elli bankanın arasına girebildi.

Birleşik Devletler ekonomisi en az on yıldır aşağı doğru yönelen bir eğri çizmektedir. Amerikalılar parayı… biraz cari değeri olan mallar yaratmak ve üretmek yerine”para oyunu” oynayarak yani devir ve alımlarla, parayı ileri geri oynatarak kazanmaktadır.” Birleşik Devletler’in dış borcu Almanya’dan dört, Japonya’dan beş kat fazladır ve Japonya’da 75 dolar gibi küçük bir rakam olan kişi başına düşen dış borç yükü her Amerikan vatandaşı için 1.572 dolardır. 1979 ile 1991 arasında Birleşik Devletler fabrikaları 26 temel sanayide iç pazar paylarını kaybetmişlerdir. (Makine imalatından, bilgisayar ve otomobile kadar). Otomobil sektöründe Detroit’in “üç büyük “ imalatçısı yalnızca pazar payı kaybetmekle kalmamış, General Motors’un fabrikalarını kapatmasına ve onbinlerce işçiyi sokağa atması sürerken, Japon rakiplerine daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Japon araba yapımcıları kendi başlarına pazarın % 30’unu ele geçirmişlerdir. Kilit sektörlerden yanlızca uçak sanayi alanında Birleşik Devletler düşme eğilimini frenleyebilmiştir. Birleşik Devletler firmalarının son otuz yıldır dünyanın en büyük oniki şirketi listelerinden silinmesi de sanayi rekabetindeki kaybı teyid etmektedir. Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni’ndeki “önde gelen sektörleri” artan bir şekilde tüketici malları (Proctor and Gamble, Philip Moris, Johnson and Johnson) ve kitle eğlence işletmeciliği diye anılan alanlar ile, inşaat mühendisliği, konfeksiyon (bu alanda Japonya’ya yapılan satışlar 1987’de 65 milyon dolar iken, 1991’de 400 milyon dolara ulaşmıştır.) ve hazır yemek endüstrisi alanlarında yoğunlaşmaktadır. Ancak, bu “önde gelen sektörler” yükselen bir egemenden çok güç kaybeden bir egemenin özelliklerindendir. SONY, Colombia Pictures’ı 3.4 milyar dolara satın almış; Toshiba ve Itoh, Time-Warner’ın önemli bir hissesini almış; Matsushita ve Electrical Industrial MCA’yı ele geçirmiş, 6 milyar dolardan fazla ödeyerek Universal Studio’ların sahibi olmuştur. Örneğin, 7-Eleven dükkanları Japonya’nın her yerine yayılmıştır ama artık ana şirketin sahibi Japonlardır. Japonya’da çok yüksek karlılıkla hizmet veren McDonald’s bile % 50 Japon ortaklığıdır. Dolara karşı Alman markı ve Japon yeni’nin değer kazanması ve bu iki ülkedeki tasarruf faiz oranlarının on yıldan fazla bir süredir göze çarpacak şekilde yükselmesi Amerika’nın azalan küresel gücünü ifade eden ek kanıtları oluşturmaktadır. Amerika’nın büyük ölçüde iç ekonosinin yapısal zayıflamasının neden olduğu küresel güç kaybı, eski Sovyetler Birliği ülkelerinde önde gelen kapitalist güçler ile etkili bir rekabete katılmakta Washington’un yetersiz kalmasına yol açtı. Bu ekonomilerde, özellikle ticari alanda, lider dış güç olarak ortaya çıktı. 1985 ile 1988 arasında bu piyasaların %30’unu ele geçirdi. Almanya Doğu Avrupa’nın makine teçhizat piyasasının %45’ini kontrol ederken, Birleşik Devletler % 2’den azını konrol edebiliyordu. Almanya büyük miktarlarda sermaye malı (giyim ve tekstil dahil) ihraç ettiğinden, muhtemelen toplam üzerinden yapılan istatistiklerde Almanya’nın kendisini uzun vadeli bölgesel güç olarak oluşturma potansiyeli görülemiyor. “Mal yapmak”tansa “para yapmak” yaklaşımı yirminci yüzyılın sonunda Amerikan siyasal ekonomisinde spekülatör egemenliğini bir kez daha kanıtlamaktaydı.

DIŞ BÜYÜME VE İÇ ÇÜRÜME : KÜRESEL GÜÇ DİYALEKTİĞİ

Bu amaca ulaşılması artan ölçüde iç kaynakların imparatorluğu oluşturmaya soyunmuş olan özel yada kamu aktörlerine aktarılmasına bağımlı olmaktadır. Devlet kaynaklarının teşviklerle imparatorluk kurulmasına aktarılması son onbeş yıldır Birleşik Devletler ulusal ekonomisi için çok vahim sonuçlar doğurmuştur: sosyal programlar alt üst olmuş, kamu sağlığı ve eğitim sektörleri dağıtılmış, evsizlik artmış, işsizlik çok daha kötü rakamlara ulaşmış ve yoksulluk yaygınlaşmıştır.Bir başka deyişle, ülkenin denizaşırı yatırımcılardan oluşan sınıfın yüksek küresel karlarını koruma ve büyütme çabaları, içeride büyük bir servet yoğunlaşmasına ve ekonomik eşitsizliklere dayanmıştır. Bu sınıfın devlet politikalarını etkileme öncelikleri ve kendi küresel faaliyetlerinin finansmanı için kaynakları dışarıda yöneltme yetenekleri büyük ölçüde mali güçlerine ve bundan kaynaklanan ulusal düzeyde egemen olmalarıyla yakından bağlantılıdır. Birleşik Devletler’de üst yöneticilerin ücretleriyle işçi ücretleri arasındaki gelir farkı sanayileşmiş ülkeler arasında en yüksek olanıdır, bu nedenle Amerikalı üst yöneticiler rakip kapitalist ülkelerdeki meslektaşlarına göre çok yüksek ücretler almaktadırlar. Vergi yasalarındaki değişimler zenginlere yoğun bir mali imkan sağlarken, orta ve alt sınıfların yaşam standartlarını da erozyona uğrattı. Bu gün 2 milyon civarında 14 ile 18 yaş arasındaki çoçuk çok düşük ücretler ile fazla mesai yaptırılarak çifliklerde, inşaatlarda, değirmenlerde ve benzin istasyonlarında tehlikeli işlerde (büyük makinelerin kullandırılması gibi ) çalıştırılmakta ve bunun sonucunda çeşitli uzuvlarını kaybetmekte, yanmakta, derin kesikler ve elektrik çarpmalarına maruz kalmaktadırlar. Daha da kötüsü, Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Kurumu araştırmacılarına göre gizli çalışan yüzlerce çocuk her yıl öldürülmektedir. Bu hazin durum vahim kazaların artmasına yol açmaktadır. Çalışma Bakanlığı’nın tehlikeli saydığı işlerde çalışanların oranı 1981’de % 16 iken, 1991’de %25’e çıkmıştır. 1988’de tam gün çalışan mühendislik fakültesi mezunlarına %46’sı, fen bilimleri mezunlarının ise % 26’sı yabancıydı, hatta ülkenin sağlık araştırmaları kurumlarında çalışan 5.000 bilim adamının üçte biri yabancılardan oluşmaktaydı. İki yıl sonra Başkan Bush denizaşırı ülkelerden alınacak vasıflı profesyonelle ilgili kotayı üç kat arttırarak, 55.000’den 140.000’e çıkaran bir tedbire imza attı. ABD içerideki eğitim sisteminin çüremesini telafi edebilmek için iyi eğitim almış Üçüncü Dünya Yeniçeri’lerinin kullanımı Amerikan küresel gücünü tekelci ve askeri bütçe önceliklerini etkilemeden koruma olanağı sağlamaktadır. Kamu sağlığı fonların kısılması özellikle ana çocuk sağlığı alanını etkilemiş ve düşük kilolu bebeklerin sayısında olağanüstü bir artış meydana gelmiştir. 1991’ de Birleşik Devletler düşük kilolu doğan bebekler açısınan Bulgaristan gibi yoksul ülkelerin bile gerisinde 26’ncı sırada kalmıştır.

Birleşik Devletler’de her yıl yaklaşık 40.000 bebek birinci yaş gününü kutlayamadan ölmektedir. Kamu sağlığı uzmanı Lucile Brown 1991’de okula başlayan çocuklardan %12 ‘sinin kurşun zehirlenmesi, kötü beslenme, ailede uyuşturucu kullanımı, düşük kilolu doğum ve öğrenme kapasitesini etkileyen diğer sorunlara sahip olduğunu belirtiyordu. Devlet Eğitim Kuralları Birliği ve Amerikan Tıp Birliği’nin 1990 yılında yaptıkları ortak çalışmada :”Amerikalı genç kuşakların hiç biri bu kuşak kadar sağlıksız, anne babalarının aynı yaşta bulundukları konumda kıyaslanamıyacak ölçüde ilgisiz ve yaşama karşı bu kadar hazırlıksız olmamışlardı.” demektedir. Her yıl 1 milyon genç kızın ( yaklaşık onda bir) hamile kaldığını, 2,5 milyon yetişkinin cinsel ilişki ile geçen hastalığa yakalandığını, yetişkin erkeklerin %10’u ile yetişkin kadınların %20’sinin kendi yaşamlarına son verme girişiminde bulunduğunu ve 15-19 yaş arası siyah gençlerin ölümlerinin en önde gelen nedeninin cinayet olduğunu belirtmektedir. Amerikan Akciğer Örgütü (ALA) “ Şimdi 1992’deyiz ve tedavi oranlarımız Malawi ve Nikaragua gibi ülkelerden daha düşük. Hastalarımızla başa çıkamıyoruz ve tüm veriler gittikçe daha fazla hastanın en iyi ilaçlarımıza karşı bağışıklık kazanmış tüberküloz türlerine yakalandığını gösteriyor. Tümüyle önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalığı, önlenemez ve tedavi edilemez hale getirdik. Kendimizden utanmalıyız. 1980’ler boyunca 2.000’den fazla şirket sosyal yardım uygulamalarını kaldırarak, yüzbinlerce çalışana ödemeleri gereken 21.5 milyar dolardan fazla tutarı varlıklarına aktarmışlardır. Sağlık hizmeti programlarına ilişkin federal bütçe kesintileri, zayıflayan hizmetler, artan maliyetler ve emek gücüne yapılan tıbbi yardımlardaki olağanüstü düşüş, geçmişte ve bugün Birleşik Devletler’in her yıl ülke nüfusunun daha büyük bir kısmını olumsuz etkileyen böylesine kritik bir sosyo-ekonomik sorunu çözmeyi reddetmekte ısrarlı olduğunu göstermektedir.

1980 ile 1990 arasında şehirlere doğrudan yapılan federal yardım %60 azaltıldı, 47 milyar dolarda 20 milyar doların altına indi. Reagan başkan olduğunda Birleşik Devletler’deki evsizlerin sayısı 250.000’in altındaydı hatta 100.000 gibi düşük bir rakamdaydı. Yedi yıl sonra bu rakam 600.000’lere fırladı ve Bush’un başkanlık döneminin sonunda yapılan araştırmalarda bu rakamın ikimilyona çıkarak büyüdüğünü gösteriyor. Yeni yapılan cezaevleri, polis sayısının artırılması, uyuşturucu karşıtı kampanyaların yaygınlaşması yükselen suç oranları karşısında gözle görülür bir etkiye sahip olamıyor. Şu anda Birleşik Devletler cezaevlerinde bulunan insan sayısı başka bir ülkede nüfusa oranla daha yüksek değildir. Reagan – Bush yönetiminin “daha ağır ceza” yaklaşımı suç oranlarını azaltmadığı gibi 1980-1990 arasında ikiye katlanarak 1.1 milyon kişiye ulaşmıştır. 100.000 kişiden 455’inin hapiste olduğu Birleşik Devletler sıralamada ikinci olan bir Güney Afrika’yı (311) dahi geçmiştir. Siyah Amerikalılar için bu oran 100.000’de 3.370 iken, ırk ayrımcılığının küresel kalbi olan bir ülkede siyahların oranı 100.000’de 681 dir; bu da Birleşik Devletler hapishanelerindeki siyahlardan beş kat fazla olduğunu göstermektedir. Ancak bu çarpıcı rakamlar bile ırk ayrımcılığının gerçek boyutlarını göstermekte yetersiz kalmaktadır.

Seçkinlerin arasında derin bir huzursuzluk vardır; siyasi sistemin içi öylesine boşaltılmıştır ki, siyasi liderlerin halk ya da ulus adına yaptıkları konuşmalar havada asılı kalmaktadır. 1992 başkanlık seçimlerinde seçmenlerin yalnızca %55’i oy kullanmıştır. Amerikanlılar Politikadan Niçin Nefret Eder? adlı araştırmasında seçmenlerden biri “onlardan öyle nefret ediyorsunuz ki, gerçekten bir seçim yaptığınızı hissedemiyorsunuz” diyordu. “Eğer oy verirseniz kötünün iyisine oy vermek zorunda kalıyorsunuz veya bir seçmenin söylediği gibi: “Onlar halkla ilgilenmiyorlar. Kendilerine para verenlerle, kendi arkadaşlarıyla ilgileniyorlar.” Siyasi sistemin yapısının açık gerçeği, her iki partinin de zenginlerden mali yardım almak için yarıştıkları, neoliberal bir program izledikleri ve kaynakların iç ekonomiden dışarı aktarılması da dahil, koşulsuz olarak egemen elitin uluslararası stratejisine teslim olduğudur.

Bugün Amerikan küresel gücü büyük ölçüde devlet teşviklerine, promosyonlara ve finansmana dayanmaktadır. Birleşik Devletler denizaşırı kapasitesi yükselen rekabet ortamında büyürken, ortaya bir “elde var sıfır” oyunu çıkmaktadır: dışarıda harcanan ya da yatırıma tabi tutulan ne varsa, bedeli iç ekonomiye ödetilerek yapılmaktadır. Hatta, devlet gelirlerinin ve özel kazançların iç ve dış toplumsal güçler arasındaki dağılımı büyük ölçüde bunlar arasındaki güç dengelerince belirlenmektedir. 1970’lerden beri içeride faaliyet gösteren maaşlı ve ücretli kesim aleyhine, ihracata ve küresel faaliyete yönelenler lehine kesin bir kayma mevcuttur; küresel çıkarların temsilcileri her düzeyde yürütme ve yasama gücüne nüfuz etmiştir. “küresel emperyalizmin kurucuları” ile devlet arasındaki yapısal bağlar “askeri ve sınai bütünleşme” olarak tanımlanan biçimden çok daha kapsamlı ve derindir. En büyük şirketler karlarını artan bir oranda dünya piyasalarından elde etmektedirler; yerel üreticiler tüketici olarak değil daha çok maliyet unsuru olarak görülmektedir. Emperyalizmin kurucuları için sorun, uluslararası piyasalardaki karları arttırmak için yerel maliyetlerin (emeklilik ödemelerinin, sosyal yardımların vb.) nasıl düşürüleceğidir. Denizaşarı yatırımcılar sermayelerini yeniden üretmek için geniş, sağlıklı ve iyi eğitilmiş bir emek gücüne gereksinim duymamaktadırlar. Onların gereksinimi – finansal hizmetlerin görülmesi ve otomatik cihazların kullanımı için seçkin, uzmanlaşmış, vasıflı emek gücünedir. Bu nedenle sağlığın, yeteneklerin ve eğitimin bozulması ihracatçı seçkinleri büyük ölçüde etkilememektedir. Sosyal hizmetler için yapılan harcamalar potansiyel bir kar olarak değil, bir maliyet olarak görülmektedir. Bu yüzden “ulusal ekonomi” ya da “ülke için kötü olan” Amerika’nın küresel aktörleri için hiç de öyle değildir. Sonuç olarak, Birleşik Devletler küresel gücü 1990’larda dünya pazarlarındaki rekabet gücü düşüşe geçtiği için yerel kaynakları düzeltme gereksinimi hissetmektedir.

SONSÖZ CLİNTON YÖNETİMİ : KÜRESEL LİDERLİK Mİ? İÇ İYİLEŞME Mİ?

Yaşam standartlarında son yirmi yılda ortaya çıkan kötüleşme, Amerikan halkının “imparatorluk” ile “cumhuriyet” arasındaki çelişkiyi farketmesine neden olmuş olabilir. Clinton iki seçenekle karşı karşıya idi: ya küresel imparatorluk kurma konusunda Bush’un politikalarını izleyecek, ya da ülke ekonomisinin ve toplumun yeniden yapılandırılmasını sağlayacaktı. Seçim imparatorluk ya da cumhuriyet arasında yapılacaktı ve yapıldı. Amerika’yı yeniden yapılandırırken küresel liderliğin korunabileceğini söylemek anlamsızdır. Bunun çok basit bir nedeni vardır: ikisini birlikte yürütecek yeterlilikte kaynak bulunmamaktadır. İlişki çok açıktır: imparatorluk büyüdükçe, iç ekonomi zayıflamaktadır. Çürüyen şehirler ve Los Angeles tipi ayaklanmalar Çöl Fırtınalarının bedelidir. Birleşik Devletler’de imalat yatırımlarının düşmesi, denizaşırı ülkelerde yapılan büyük ölçekli yatırımların sonucudur. Emperyalist seçkinlerle Amerikan halkı arasındaki açı gittikçe genişlemektedir. Seçim kampanyası boyunca Başkan Clinton dolaylı olarak dışarıda kurulmakta olan imparatorluk ile iç ekonominin yeniden yapılandırılmasının birbiriyle uyumlu olmadığını ifade etti. Bush’un “küresel liderlik” tercihinin yerine Clinton’un “Amerika’yı yeniden yapılandırma” vurgusunu benimseyen bir çok seçmen de böyle düşünüyordu. Clinton’un seçimler sırasında öne çıkardığı konulardan vazgeçtiğinin en çarpıcı belirtisi anahtar rolü üstlenen ekonomi ve dış politika ile ilgili yönetsel kademelere “ küresel liderlik” yanlısı bireyleri getirmesi oldu: bunlar serbest ticaretçiler, çok uluslu yatırım ve bankacılık çevrelerinin teşvikleri ve Üçüncü Dünya’ya müdehaleyi de kapsayan dış Amerikan gücü taraflarından oluşuyordu.1994’de zenginlerle yoksullar arasındaki gelir oransızlığı büyümeye devam ediyor, tüm işçilerin satın alma gücü düşmeye devam ediyor, istikrarlı ve iyi ücretli yüzbinlerce istihdam alanı yok oluyor ve yerine geçici/part-time işlere bırakıyor ve bir yıl öncesine göre Amerika’daki evsiz aileler çok belirgin bir artış gösteriyor. Bu eğilimlerin ülkedeki yoksulları altüst edici etkisi biteceğe benzemiyor. Aynı kendisinden önce gelen Reagan ve Bush gibi Clinton’un da bu konudaki tavrı aynı: yasaları çiğneyenleri hapsetmek için daha fazla mali kaynak ayır ve “düzeni” koru. Beyaz Saray Eylül’de onbinlerce yeni polis istihdam etmek ve bölgesel hapishaneler inşa etmek amacıyla 28 milyar dolarlık sert bir anti-suç yasa tasarısını kabul etti. Bu yasa aynı zamanda sanayileşmiş dünya hapishanelerindeki nüfus yüzdesi en yüksek olan bu ülkedeki ceza maddelerini de sertleştiriyordu.

Sonuç :

Birleşik Devletler çok büyük tutardaki devlet harcamaları ve yaygın denizaşırı örgütleri aracılığıyla küresel rakiplerine karşı askeri ve ideolojik üstünlük sağladı. Yasal düzenlemelerini daha zayıf devletlerin üzerinde kendi yasalarını geçerli kılabileceği bir şekle getirdi. Birleşik Devletler çokuluslu şirketleri dünya çapındaki yatırımlarını, ticaretlerini ve karlarını arttırdılar. Bu yalnızca kendi etkileri altına aldıkları çeşitli ulusların siyasi temsilcileri sayesinde olmadı. Bu onlara devlet kaynaklarını (teşvikler, vergi ayrıcalıkları) ve karlarını müsrifçe kullanarak denizaşırı faaliyetlerini finanse etme olanağını tanıdı. Birleşik Devletlerin ulusal ekonomisi ve toplumsal yapısı bozulmakta, sanayi ve imalat düşmekte, bütçe ve ticaret açıkları büyümektedir dış borç yükselmekte, sağlık ve eğitim sistemini yeni ciddi sorunlar sarmalamaktadır. Sosyal bütçeler iyice kısılmakta, büyük merkezi şehirler çürümekte, emek gücü artan bir şekilde düşük ücret, hiçbir sosyal koruması veya onları patronun suistimallerinden koruyacak işyeri temsilcisi olmayan, iş güvenliğinden yoksun bir bileşime ulaşmaktadır. Denizaşırı teşvikler, krediler ve askeri harcamalar şeklinde devlet bütçesinden yapılan transfer için programları temelinden yıkılmıştır. Birleşik Devletlerin “düşüşü” haksız Japon rekabetinden ya da “Japon pazarına gerçek bir giriş sağlanamamasından”; veya Amerikan kuruluşlarının başarısızlığından değildir: çokuluslu şirketler denizaşırı ülkelerde… yatırım yapmaktadırlar. İç ekonominin, devlet gücünün iç kurumlarını tahrip eden ve toplumu kemiren küresel liderlik ile takas edilmesini sağlamak bu ulusun seçkinlerinin başarısıdır. Bu yalnızca soyut anlamda bir “tasarruf ve yatırım” sonucu olmayıp, daha çok devleti dönüştürme –bir imparatorluktan cumhuriyete- sorunudur, bu da Amerikan toplumunu ve hazineyi küresel liderlik adına sömürmekten kar elde eden önemli siyasal partiler, bankalar ve tekellerle karşı karşıya gelmek demektir.