Elma Bahçesinden – Kitap

By | 14 Ekim 2021

İnsan yaşamış olduğu yere benzer, diyordu ya Edip Cansever, şimdi inandım. Benzermiş. İnsan coğrafyanın da, iklimin de, ruhunun da kalıplarını kırıp atabilirmiş ek olarak. Ona da inandım. Yaşamı süresince, devamlı kısa çöpü çekenlerin kazanılmış olduğu bir dünya da olabilirmiş meğer. Hem de yakınımızda, oldukça yakınımızda olabilirmiş o dünya. Niçin olmasın ki?

Yakınımızda söylediğim, sözün gelişi. Bu yazıyı Olav H. Hauge’den ve onun Yitik Ülke Yayınları tarafınca gösterilen ‘Elma Bahçesinden’ adlı kitabından anlatmak için kaleme aldığıma gore, yaşamış olduğu coğrafyaya, doğrusu batı Norveç’in karaya en derin giren fiyortlarından birinin en uç noktasındaki Ulvik’e, artık kasaba mı denir köy mü, o 518 sözü geçen ufak fakat pek de sempatik sayılamayacak yerleşim yerine “yakın” demek pek ihtimaller içinde değil.

Fakat coğrafyanın, iklimin, hatta ruhun kalıplarını kırma, kısa çöpü çeke çeke kazanma mevzularında söylediklerim sözün gelişi değil. Onlar hakikat. 1908’de dünyaya gelen, nüfusu ne artan ne azalan, pek geleni gideni olmayan bu yerde Olav H. Hauge. Sıkıntılı iklim koşullarıyla mücadele ederek, dahası, yakasını asla bırakmayan yoksulluğun içinde, üzerine üstlük kronik hastalıklarla boğuşarak geçen bir yaşam. Ve o zayıf bünyesine karşın, hayatta kalabilmek uğruna ağır iş koşullarında, elma bahçelerinde emek vererek geçen bir yaşam. Deyim yerindeyse bahçıvan olarak dünyaya gelen, bahçıvan olarak ölmüş Olav H. Hauge.

Peki diyeceksiniz, şiir bunun neresinde? İçinde. Tam merkezinde!

Olav H. Hauge’nin yaşamı, hayatta tesadüflerin pek yeri olmadığının, mucize denen şeyin aslen bir tür masal bulunduğunun da kanıtı bir anlamda. Bir bahçıvanı, hem de ilelebet bahçıvankaldığı halde tanınmış bir şair ve adından çoğunlukla söz ettiren bir çevirmene dönüştüren şey, ne rastlantı ne mucize. Yoğun bir okuma, yazma arzusu, öğrenmeye duyulan sınırsız iştah ve her yerde, her koşulda çalışma, devamlı çalışma azmi. Hauge’nin, “Ulvik’te yaşayan iki yalnız insan” diye tanımladığı dayısı ve bir uzak akrabasıyla yaşamış olduğu kitap eksenli birlikteliğin ve onların varlıklı kütüphanelerinin gelişimindeki katkısı da yadsınamaz normal olarak. 1900’lerin ilk yarısında, bu sapa ve yoksul yerde bir Halk Kütüphanesi bulunması da cabası. Hemen hemen 16 yaşlarındayken kütüphanenin kayıtlarını inceleyip, kütüphaneden o güne dek 626 kitap alıp okuduğunu görünce üzülür ve “Çok az, gerçekten oldukça az” diye hayıflanır Hauge.

Dile olan yatkınlığından da söz etmek gerek ayrıca. Kendi kendine, kimseden yardım almadan İngilizce, Fransızca ve Almanca öğrenir, sevilmiş olduğu şairlerden çeviriler yapmaya başlar. Sonraları bu tercüme işini ilerletecek, aralarında W.B. Yeats, Browning, Rimbaud, Hölderlin, Trakl ve Brecht’in de olduğu oldukça sayıda şairin şiirlerini Norveççeye kazandıracaktır.

Ayrıca, ilk şiirini de yazmıştır Hauge. Hem de bir modernist benzer biçimde! O günkü coşkusunu şöyleki anlatır:

“İlk şiirimi tamamladığım günü oldukça iyi hatırlıyorum. Evet, yazdığımın şiir olduğuna inanabilirdim, şaşkınlık yaşanmış olan bir gündü. Hemen hemen uyağın ve mısra düzeninin ne işe yaradığını bile bilmiyordum, bir modernist benzer biçimde işe başladım.”

Normal olarak, yazdığı şiirlerin yayınlanmasını da arzu eder, yolu şiirle kesişen hangi genç istemez ki bunu? Sadece, tahmin edilebileceği benzer biçimde, mahalli gazetelerin şiir köşelerine gönderilmiş olduğu şiirler reddedilir.

Uzun ve meşakkatli bir uğraşın sonunda Olav H. Hauge’nin şiirlerini Norveççeden, hem de kullandığı mahalli diyalekti de çözümleyerek Türkçeye çeviren Orhan Tekelioğlu, yazdığı kapsamlı önsözde “Bir bakıma, yaşamın içinde gezinirken (“düşünürken” de denebilir) önüne çıkanların, rast geldiklerinin “çağrışımlarından” şekillenen “rüya-yazılar” benzer biçimde de okunabilir bu şiirler. Neredeyse bir rüya görülürken yazılan, rüyasını sökmeye, anlamaya çalışan fakat ürettiği metinle biz okurlara yalnız bazı “işaretler”, “istikametler” göstermekten öteye gitmeyen, bir ihtimal boşuna, kim bilir bilgelikle dolu anıştırmalar…” diye tanımlıyor onun şiirlerini.

Sonunda şiirleri yayınlanmaya adım atar. İlk şiirinin yayınlanmasından üç yıl sonrasında da ilk şiir dosyasını oluşturur ve bir yayınevine gönderir Hauge. Yayınevi, oldukça sert, düşmanca bir üslupla reddeder dosyasını. Sadece Hauge umutsuzluğa kapılmaz. Aslına bakarsan yazmanın verdiği his, her şeye değiyordur.

Gerçi ileride, 1946 senesinde, Hauge 38 yaşına ulaştığında bu dosya kitap olarak yayınlanacaktır. İlk kitabını yayınlatabilmek için on altı yıl beklemesi gerekmiştir yalnız.

Hauge şiir yolunda son hızla kendini geliştirir ve hummalı bir halde çalışırken, önündeki tek engel elma bahçelerinde çalışmak zorunda olması ve içinde bulunmuş olduğu ağır iş koşulları değildir. Onu aslolan yıldıran, fizyolojik ve ruhsal açmazların girift bir halde iç içe geçerek yaşamını kuşatmasıdır. Zayıf bünyesi zor kaldırıyordur bu yaşamı, sadece ruhu da bedeniyle aynı açmazın içinde bocalıyordur. İlk gençliğinde başlamış olan ve gittikçe ilerleyen ruhsal problemler, bilhassa de depresyon, minimum parasızlık kadar altüst eder yaşamını.

Sonuçta, mühim olan insanoğlunun içinde yaşamış olduğu dünyadır. Algısı ne kadar açıksa, dünyası o denli geniştir insanoğlunun. Genişliğin enle, boyla ilgisi yoktur. Genişlik; derinliktir aslen. Yer’in değil, algının derinliği. Bu yüzden de ilk olarak yaşamış olduğu yeri, doğayı ve hem kendinin hem tabiatın o katıksız mücadelesini şiirleştirir Hauge. “Yükselince ırmak / Dert etmez balık” der mesela; “Ama kunduz, bîçare / Yuvası için endişelenir.” Irmağın bilgisidir bu, suyla yazılan tarihtir. Suyun içindeki yaşamın suyun dışındaki hayatla, su bazlı imtihanıdır. Gözlem midir bu bilgiye ulaştıran? Normal olarak öyledir. Fakat yalnızca o değildir. Gözlemin bilgiyle ve düşünceyle kesişmesidir asıl olan.

“Tırpan söyler usulca türkü / ve düşünceler koyulur yola. / Öyleki o kadar da fazla acıtmıyor, / gelir dile otlar, / kesilirken tırpanla” derken, tırpanla kesilen otun acısını anlatır bizlere. Neticede, o kadar da fazla değildir otun çekmiş olduğu acı. Tabiat ananın kendi içinde yarattığı acıdır zira bu; aslolan acı tabiat dışı (bir anlamda doğal dışı) olanın acısıdır zira. Buna katlanılır. Normal olarak katlanır ot.

Eğik güneşten, yüksek gökten, ısıran rüzgârdan söz eder şiirlerinde, taşları parçalanmış lavlı tarlalardan. Sadece her koşulda, gerek iklim koşullarının, gerek ruhsal koşulların zorluğu karşısında yılmaz ozan, şiirini yazar: “Pusatın olmadığında / bağlardın yassı taşı göğsüne, / kılıcın olmadığında / kapardın kalınca bir sopa. /…/ Fakat şiir yazacağın süre, / çekerdin koyun postunu / başının üzerine.”

Yoksulluk, Noel demetinde hiçbir şey olmamasıdır örnek olarak. Bir tek yulaf kalmıştır, o da küflenmiştir çoktan. Eski yün fanilayla bir çift yıpranmış ayakkabı vardır evde. Avluda da bir kedi. Ne küflenmiş yulaf ne eski fanila ne yıpranmış ayakkabıdır mühim olan, avludaki kedidir. “Konuş onunla” der bir şiirinde Hauge. Bundan dolayı “En çok zaman geçiren odur bahçede.” Evin içi değildir, dışarısıdır, bahçedir aslolan. Ve bahçenin bilgisi de kedide gizlidir. O yüzden “konuş onunla” demiştir kim bilir. Bundan dolayı bahçede ışıyan ağaçlara, olgun böğürtlenlere, telaşla gelen ardıç kuşuna, öfkeli puhuya uzun uzun bakan odur. “Diyelim ki ölse puhu / ve konsa güneşe,” ne kalır ağaçta ondan geriye? Asla duraksamadan cevaplar Hauge; “… dehşeti / kalır konduğu ağaçta.” Kim bilir, puhudan geriye kalan dehşeti kedi hissetmiştir kim bilir; ve fısıldamıştır Hauge’nin kulağına.

Hauge’nin, sesini edebiyat çevrelerine ulaştırması ve bir okur kitlesi edinmesi asla kolay olmaz. 1951’de ikinci, 1956’da da üçüncü şiir kitapları yayınlanır. Sadece üçüncü kitabından sonrasında sayıca azca fakat bir o denli da tutkulu bir okur çevresi oluşur. 1960’ların ikinci yarısından sonrasında da öteki Norveçli şairlerden değişik, öncü ve çağdaş bir şiir yazdığı fark edilir ve ülkenin mühim edebiyat dergilerinde adı övgüyle anılmaya başlanır. Bu esnada hem yaşı ilerlemiş hem sağlığı daha da bozulmuştur Hauge’nin. Gittikçe ünlenen bu “taşralı kült şair” kendi elma bahçesinde kazandığıyla geçinemiyor, komşuların bahçelerinde de ücret karşılığı emek vererek hayatta kalma mücadelesi veriyordur.

1966’da gösterilen ‘Doğu Rüzgarındaki Damlalar’ adlı kitabından sonrasında ünü iyice artar ve yaşamış olduğu yere ziyaretçi akını adım atar. Hauge için büyük bir travmadır bu. 150 km. uzaklıktaki Valen Akıl Sağlığı Hastanesi’ne gidip geldiği dönemler haricinde ne Ulvik’ten dışarı çıkmış ne de ona bir ziyaretçi gelmiştir. Gerçi, bir süre sonrasında, kendisine verilen Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü’nü almak suretiyle hayatında ilk kez Oslo’ya gidecektir Hauge. Sadece, ödül törenine katılmak yerine, bulmuş olduğu ilk araca binip evine geri dönecektir.

1980 senesinde gösterilen ‘Hasattan Kalanlar’ adlı kitabındaki Bulmam Lazım Bazı Delilikler adlı şiirinin, yaşamının bundan sonraki dönemine ışık tutan simgeler içermesi açısından oldukça mühim bulunduğunu düşünüyorum. Yaşamı süresince luk duygusuyla pek karşılaşmamış, birinin, yaşadıkları karşısında, “Bu luk oldukça fazla” demesinden daha düzgüsel bir şey olabilir mi?

“Bu luk oldukça fazla,
kaynayıp taşmak suretiyle tencere,
terazinin bir kefesi bakar göğe!
Bulmalıyım bazı delilikler:
boca ederim soğuk suyu tencereye,
dengelerim bir taşla teraziyi,
keserim en dev gibi çamımı.”

Sevinç, terazinin dengesinin bozulması ve yaşamış olduğu “pozitif” gelişmelerin hayatında ağır basmaya başlamasıyla ilgili. Zaman içinde hem ünü hem fanatik kitlesi artmış, bununla beraber oldukça sayıda da fanatik mektubu almaya adım atmıştır Hauge. Bu esnada, yaşamının akışını değiştirecek bir (hatta birbirine bağlı iki) gelişme olur. Uzun süre mektuplaştıkları, kendisinden 22 yaş ufak olan tanınmış bir ressamla aralarındaki ilişki aşka dönüşür. Oslo’daki rahat yaşamını bırakıp Hauge’nin, deyim yerindeyse fakirhanesine taşınan Bodil Cappelen ile ilişkisi, Hauge’nin yaşamının sonuna kadar sürer. Tencerenin kaynaması metaforunun bu ilişkiyi imlediğini düşünüyorum. Tencerenin kaynamakla kalmayıp neredeyse taşmak suretiyle olduğu, terazinin hafifçe kalan kefesinin, doğrusu “dert”lerle dolu kısmının, sevincin ağırlığına dayanamayıp göğe doru yükselmesi tedirgin eder Hauge’yi. Fazlaca geç tanıştığı mutluluğu dengelemek için bazı delilikler yapması icap ettiğini düşünür. Aslen bu zamanda, yaşamı süresince ona birlikte rol alan delilik halinden deeser kalmamıştır. Uzun seneler süresince “psikoz” tanısıyla ağır ilaçlar kullanmak zorunda kalan, hatta birçok kez, o sıralar dünyada yeni yeni kullanılan elektroşok tedavisine maruz kalan Hauge, Bodil’le beraber yaşamaya başladıktan sonrasında iyileşmiş ve kendisine koyulan teşhis, doktorları tarafınca “tamamen sıhhatli” olarak güncellenmiştir. Orhan Tekelioğlu, yazığı kapsamlı önsözde, bu durumun şu anda da tartışmalı bulunduğunu belirtiyor. Hayatında mutluluk verici bir değişimin meydana gelmesi bir psikoz hastasının tamamen iyileşmesini sağlar mı? Bu soruya normal olarak mevzunun uzmanları yanıt verebilir; sadece, büyük olasılıkla, ilk başta koyulan teşhis yanlıştır ve yaşamış olduğu depresyon atakları psikoz sanılarak gereksiz yere ağır ilaçlar kullandırılmış ve elektroşoklar uygulanmıştır Hauge’ye.

Hauge’nin bulmuş olduğu delilikler de şunlar: Taşmak suretiyle olan kaynar tencereye soğuk su boca etmek ve terazinin, sevincin karşısında hafifçe kalan kefesine taş koymak. Kısaca fazla gelen kederle dengelemek. Buraya kadar anlaşılabilir, hatta makul sayılabilir bu tavır. Sadece; yaşamı süresince tabiatın dilini öykünmek etmeyip, şiirleriyle doğaya yeni bir dil kazandıran ve yarattığı metaforlarla fiyortlardan esen rüzgâra can katan Hauge’ye, “keserim en dev gibi çamımı” dedirten ruh halini, alışılmadık luk yükünün insan üstünde yarattığı ağırlık hissiyle açıklayabilmek pek mümkün değil. Bundan dolayı Hauge, yalnız bu kitapta okuduğumuz şiirlerden edindiğimiz izlenime gore, ölümü göze alır da kesmez, kestirmez o çamı. Bundan dolayı o çam onun dil’idir!

Doktorlar her ne kadar “tamamen sıhhatli” bulunduğunu belirtmişlerse de, doğma gelişme bahçıvan olan birinin ömrünün son demlerinde meşhur ve kült bir şaire dönüşmesinin getirmiş olduğu, aslen kendinin de yabancısı olduğu değişik bir depresyon türü bulunduğunu düşünüyorum bu son dizeyi ona yazdıran şeyin. Sevincin fazlasına bir ihtimal katlanılabilir fakat taşması ağır gelir insana. Çamı kesen baltayı hepimiz eline alabilir bu durumda. Çam, taşan sevincin metaforudur burada; balta ise bu duyguyu dengeleme çabası.

Her neyse… Bir metafor olarak, hepimiz en dev gibi çamını kesebilse keşke!