Cam ve Elmas (Tanıtım-Özet)

By | 30 Ocak 2014

Sadık Yalsızuçanlar’ın ‘Cam ve Elmas’ romanında; rasyonalizm karşısında irfan ve marifetin ne anlama geldiğine bu kelimelerin ima ettiği biçimde, ete kemiğe bürünmüş olarak tanık oluruz. ‘Kelimelerin eylem’e ve düşüncenin hikmete nasıl büründüğüne adım adım şahit olabiliriz ‘cam ve elmas’da. Hikmeti bir ses olarak algılamanın, Varlığın ardında kalan tortunun ses ve hakikat olduğuna nüfuz ederiz. Tam da bu noktada, deniz olan gönülden kıyıya incinin vurabilme ihtimalini kavramaya başlarken, cam ve elmasın ayrımını da tefrik etme yoluna gireriz. Çünkü, “gönül deniz, dil kıyıdır. Deniz dalgalandıkça içindekileri kıyıya vurur”. İlmi, ölmeyen diriden almanın irfan, ölüyü ölüden devşirmenin ise günümüz bilişselliği olduğunu çok geçmeden fark ederiz. İrfan kandilinin sönmeyen ışığını kavramaya başlarken, salt akılcılığın çoraklaşmaya duçar oluşunu gözlemlemeye başlarız. Sadece bununla kalmaz şahadetimiz; sedefin kabuğunun kırılmasına üzülmeyip bilakis sevinmemiz gerektiğini anlarız. Zira onun içinde inci vardır. Kulluğu amaç edinen, sedefin kırılmamasına özen gösterirken, derdi kulluk emelinden kurtulmak olan ise onun kırılıp içinden incinin çıkmasını arzular. Çünkü ona birkaç huriden ziyade, sadece O gereklidir. Kulluğu eda, cenneti hedeflemektir. Akıl kendi itikadından soyunması gerektiği gibi, kulluk merkezli bir inançlar manzumesi de itikadından boşanmalıdır. Zira itikat, akittir, bağdır. Zincirleri kırmak gerekmektedir.

Ama, nasıl olacak bu zor zanaat? “Sırların sırrına ermek için sende anahtar var” diyen Sezai Karakoç, anahtarın ‘benlik’ olduğunu söylemektedir. Dağa, taşa teklif edilen ancak sadece insanın kabul ettiği sorumluk işte bu benliktir. Sonsuzluğu sezebilmek ve ‘dans edebilmek’ için benlik duvarından kerpiç koparmak ve duvarı ortadan kaldırmak gerekmektedir. Zira, ben en büyük perdedir. “İnsanın, yılanın derisinden sıyrıldığı gibi, nefsinden arınması gerekmektedir”. Çünkü en yakın kâfir kendi benliğimizdir. Ona gömülü olmak karanlıkta kalmaktır. Ondan olabildiğince perde yırtmak şafağın müjdecisidir. Varolma bakımından bu eşiği aşmanın en kestirme yolunu ‘Leyla Leyla diyen Mecnun’ bulmuştur. Zira Leyla en iyi dayanaktır. Onunla dünyayı bile sırtlanma cesaretini buluruz. Bu dayanak üzerindeki tabela da ‘kapı dışarı değil içeri açılır’ yazısı bulunmaktadır. Leyla sayesinde kendini gören Mecnun’a Mevla nâzar etmektedir. Bu olma ya da olmama köprüsü zorunlu uğraktır. Nitekim, Leyla, Mevlana’da Şems iken, İbn Arabi’de Futuhat’ı yazmazdan evvel Mekke’deki bir karşılaşma!, Sezai Karakoç’ta ise Geyve’nin Gülü’dür. Sahne ya da dekor şu ya da bu ama senaryo aynı. Her halükarda onlar aradıklarını ‘kendi içinde parlarken bulmuşlardır’. Her birini ölümsüz kılan da, duyusal deneyimle, ilahi aşk arasında bir denge kurmuş olmalarıdır. İnsanın kendine bakması Allah’ın kendini görmesidir. Yaratıcı şeylerin aynı olup, insan da âlemin gözbebeğidir. ‘Sen seni bil sen seni’ diyen Hacı Bayram Veli’ye Niyâzî Mısrî şöyle eşlik etmektedir:

Sendedur dostun ili sende açılur güli

Söyle bu cân bülbüli gül-i handân sendedür.

İbn Arabi insan ruhunun tekamülünün her bir tezahürünün bir peygamberde açığa çıkışını resmettiği Fütuhat’ın son faslında (fassında) Hz. Muhammed’in bana üç şey sevdirildi sözünü anımsatır. “Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz” ve ilkin kadını zikreder. Zira Mevla’ya varmak için Leyla’nın aynasında kendini bir seyreylemesi gerekmiştir. Kendini seyre dalan da bu sıra da Mevla’yı fark edecektir. Varlık hiyerarşisinde kendi yerini ve yaratıcısını fark edip, buna şahit olan ruh, halifelik şuuruyla, kulluğu ifa etmeye zorlanacaktır. Bu anlamda varolmanın bir dayatma olduğunu, kısa devreden kurtulmanın adresinin de secde olduğuna bizzat tanık olacaktır. Belki de Leyla ile cezbeyi tecrübeye alışan ruh, kulluk vakti gelince bilince dönüşmektedir. Varoluştan çıkma ile varoluşa dalma birbirini tamamlamaktadır. Esasında vecd de kendinden geçme olmayıp, kendine dalmadan başka bir şey değildir.

Tam da burası yol ayrımıdır. Duyu ve akıl ‘Hak, haktır, insan insandır’ derken, marifet nazarı ise, insanın Hakk’ın gözbebeği olduğunu bildirir. Hakkın aynası dünya ise, bu aynanın gösterebilmesi için insan da onun sırrından başka bir şey değildir. Mesela Hallac-ı Mansur insan-Allah ilişkisini çok çarpıcı olarak özetlemiştir: “İnsan, altına muhtaçken, altın da onun rengine muhtaçtır”. Arabi’nin ifadesiyle, ‘istenilenin şerefi, isteyenin şeref ve izzetine göredir. Bütün ilahi isimler, insanî nitelikleri isterler’. Allah’ın ruhundan üflemesinin anlamı bu değil midir? Allah’ın isim ve sıfatları insanda çiçeklenince anlamlıdır. Padişahın mührü bu fâni insan cisminin içindedir. Ancak padişahın kendi görebileceği ayna da insandadır. Hz.Yusuf’a hediye olarak verilebilecek tek şeyin, kendini seyretmesi için iyi bir ayna olabileceğini söyleyen Mevlana da parlak bir ayna olmanın yolunun, Allah’ın isim ve sıfatlarına bürünmekten geçeceğini hatırlatır. Yine “onur ve üstünlükle donatılmış olan insan”, Âdem’e isimlerin öğretilmesiyle onlara sahip olması bakımında da yüceltilmiştir.

Romanda da bu canlı ilişki çok güzel işlenmiştir. Özellikle Hakkın aynı olma metaforuyla, İslam’ın kanayan kalbi Kerbela olayı arasına neşe ve hüzne mündemiç bir köprü atılır. Hakkın aynı olmak âlemin gözbebeği olmaksa, malum en canlı ve biricik gözbebeği Hz. Muhammed’dir. Allah-insan arasındaki bu canlı ilişki bu kez Muhammedî Hakikat ile Hz. Ali arasında kurulur. Belki de Alevi-Sünnî çatışmasının köklerini burada aramak gerekmektedir. İslam Ontolojisinde bir kesit olarak kırılmanın sembolüdür Kerbela. Öyle bir kırılma ki, Alevi perspektipi sadece gözbebeğini öne çıkarırken, Sünni kanat hakikat kısmını temsil etmektedir. Oysa gözbebeği olmadan onun görmesi, bütün olmadan da gözbebeğinin işlevinin olması mümkündür. “İslam’ın tersinden giyilen bir elbiseye dönüşme” riskinin ilk tohumları böylece atılıyordu. Zira hakikatte kırılma olmuştu. Kırılmanın bir kayıp olduğu gerçeğinden hareketle, Hz. Muhammed’in gözbebeği Hüseyin’in öldürülmesi bu durumu oldukça ihatalı bir şekilde temsil etmektedir. O gün bu gündür sözünü ettiğimiz çatlağı, henüz doldurabildiğimiz söylenemez.

Öte yandan sözünü ettiğimiz insan-Allah ilişkisini Romanın diğer kesitlerinde farklı şekillerde görmek mümkündür. Kısacası İslam’ı teoloji kalıplarına anlatmaya bir başkaldırı vardır. Esasında Kelam bir kilitlenmeye neden olmamış mıdır? Roman kahramanı Allah’ı çok sevdiğini söylerken, bir yandan da kızını çok sevdiğini ve özlediğini mırıldanmaktadır. Kızını hatırlayıp, düşünürken, Cemâl’i dipdiri terennüm etmektedir. Öte yandan O’na giden yolunun kapısının, dışarı değil de içeri açıldığını düşünürken tam da eşinden boşanma sebebi zihninde belirir. Acaba orada da kapıyı dışarı zorladığından mı ipler kopmuştu? Allah’a giden yolun insandan geçtiği çarpıcı tablolarla öne çıkarılır. ‘Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil’ diyen Yunus haklıydı. Zira Kıble’yi yıktıktan sonra namaz nasıl kılınacaktı? O’nu ne tekke de ne de medrese de bulabilirdik. Onun karargâhı gönül olunca anahtar gönüle girebilmekten geçmektedir. Hayyam da bize, bu şaraptan içene, cennet ve cehennemin geride kalacağını anımsatır.

O’nda yolculuk eden bizlerin dış dünyayla çepeçevre kuşatılmışlığımızı yazar, kameranın objektifiyle ifade eder. Hayat bir düştür ya da o bir örtüdür. Nasıl ki, bir sufi filminin çekimini dillendiren kameraman, çekim yaptıkları şehri bir resim olarak görüyorsa hayatta öyle değil midir? Yazar, burada düşle gerçeği, madde ile manayı kronolojik bir seyirde değil de, âdeta bir psikobiyografi içinde resmetmiştir. Kümbet’in dış çekimlerini yaparken o, kümbete değil kendine bakmaktadır. Binaların, şehrin biçimsizliği dışımızın biçimsizliğini yansıtmıyor mu? Tıpkı kameramanın, fona ağaçları, dağı alarak bir çerçeve yapması gibi biz de aklımızla sürekli çerçeveler çizmekle meşgul değil miyiz? Kameranın objektifinin sadece üç renk görebilmesi gibi, akıl ve duyularımız da sınırlıdır. Esasında akıl bağ demek değil midir? Aklın prangalarından sadece sezgi sayesinde kurtulabiliriz. Çünkü akıl ve bilgi, hayal dünyası ve sezgi yanında yaya kalır. Düşüncenin gidemediği yerde susmak gerekmektedir. Bu suskunluk şüphesiz yüreğimizin büklümlerini açmaya çalışmaktadır. Wittgenstein bu sessizliğin bir yol haritası olduğu fısıldar: “Yüreğimin büklümleri hep birbirine yapışmaya çalışır, ben de yüreğimi açmak için büklümleri hep yeniden çekip koparmak zorunda kalırım.”

İçsel yolculuğu farklı kanallardan hareketle bir kutpta ya da bir ayna da buluşturan, muazzam sezgi ve hayal gücüne sahip Sadık Yalsızuçanlar’ın bu romanı diğer öykü, deneme ve romanlarında olduğu gibi oldukça canlı ve hayatın içinden. Kelimelerle şaşırtmanın dansına şahit olduğumuz gibi, içten dokunuşun ürpertisine de tanık oluruz.

Neresi gerçek, neresi hayal sorusunun cevabını bize bırakan, etkileyici bir anlatının eseri Cam ve Elmas…